BU BÖLÜMDE

İsa’nın takipçileri duyuru işini yerine getirirken, onun önceden söylediği gibi yasalar yoluyla yapılan muhalefetle karşılaşıyor

1, 2. (a) Din adamları duyuru işiyle ilgili ne yaptılar; elçiler buna nasıl karşılık verdi? (b) Elçiler duyuru faaliyetine konan yasağa uymayı neden reddetti?

MS 33 yılıydı; Pentekost gününün üzerinden fazla geçmemişti. Yeruşalim’de Hıristiyan cemaati kurulalı yalnızca birkaç hafta olmuştu. Şeytan cemaate saldırmanın en uygun zamanı olduğunun farkındaydı. Cemaati güçlenmeden yok etmek istiyordu. Bu yüzden vakit kaybetmeden olayları yönlendirerek din adamlarının Krallıkla ilgili duyuru faaliyetini yasaklamasını sağladı. Ancak elçiler duyuru işine cesurca devam etti, bunun sonucunda da çok sayıda erkek ve kadın “Efendimize iman” etmeye başladı (Elçi. 4:18, 33; 5:14).

“Elçiler, İsa’nın ismi uğrunda aşağılanmaya layık görüldükleri için” sevindiler

2 Öfkeden çılgına dönen muhalifler tekrar saldırıya geçtiler ve bu sefer tüm elçileri hapse attılar. Ancak, gece Yehova’nın meleği hapishanenin kapılarını açtı; şafak söktüğünde elçiler duyuru işine yeniden başlamışlardı bile! Bir daha tutuklanarak yöneticilerin önüne getirildiler. Duyuru işini yasaklayan emirlere karşı gelmekle suçlandılar. Bunun üzerine cesaretle şöyle cevap verdiler: “Biz insanlardan önce Tanrı’ya itaat etmeliyiz.” Yöneticiler öylesine öfkelendi ki “elçileri öldürmek istediler.” Ancak tam o anda, saygın bir kanun öğretmeni olan Gamaliel kalkıp yöneticileri uyardı: “Dikkat edin . . . . bu adamlara karışmayın, onları rahat bırakın.” Yöneticiler beklenmedik şekilde onun öğüdüne uyup elçileri serbest bıraktı. Peki, bu sadık adamlar serbest kalınca ne yaptı? “Mesih İsa hakkındaki iyi haberi bildirmeye yılmadan devam” ettiler (Elçi. 5:17-21, 27-42; Özd. 21:1, 30).

3, 4. (a) Şeytan Tanrı’nın toplumuna saldırmak için, uzun zamandır etkisi kanıtlanmış hangi yöntemleri kullandı? (b) Bu ve sonraki iki bölümde hangi konuları ele alacağız?

3 MS 33’teki bu mahkeme Hıristiyan cemaatinin gördüğü resmi muhalefetin ilkiydi, ardından çok daha fazlası gelecekti (Elçi. 4:5-8; 16:20; 17:6, 7). Şeytan bugün hâlâ gerçek tapınmanın düşmanlarını kullanarak yetkilileri kışkırtıp duyuru işimize yasaklar getirtiyor. Muhalefet edenler Tanrı’nın hizmetçilerine çeşitli suçlamalarda bulunmayı sürdürüyor. Bunlardan biri toplumun huzurunu bozduğumuz suçlamasıdır. Başka bir suçlama da kışkırtıcılık yaptığımızdır. Yine başka bir suçlama da faaliyetimizin ticari nitelik taşıdığı, başka sözlerle seyyar satıcı olduğumuz yönündedir. Kardeşlerimiz, bu  gibi suçlamaların yalan olduğunu göstermek amacıyla uygun gördükleri zamanda mahkemelere başvurdular. Bu davaların sonucu ne oldu? Yıllar önce verilen mahkeme kararları sizi bugün nasıl etkiler? Bunlardan bazılarına bakarak ‘iyi haberin savunulması ve hukuken tanınması’ için nasıl yararlı olduklarını görelim (Filip. 1:7).

4 Bu bölümde özgürce duyuru faaliyetinde bulunma hakkımızı savunmak için neler yaptığımıza bakacağız. Sonraki iki bölümde ise dünyadan ayrı kalmak ve Krallığın standartlarına göre yaşamak için verdiğimiz hukuki mücadeleleri göreceğiz.

Toplumun Huzurunu Bozanlar mı Yoksa Krallığın Vefalı Destekçileri mi?

5. (a) 1930’ların sonunda Krallık müjdecileri neden tutuklanıyordu? (b) Teşkilata önderlik edenler neyi planladılar?

5 Yehova’nın Şahitleri Amerika Birleşik Devletleri’nin dört bir yanındaki eyalet ve şehirlerde 1930’ların sonuna doğru hizmetlerini yerine getirebilmek için yasal izin anlamına gelen bir tür belge edinmeye zorlandı. Fakat kardeşlerimiz böyle bir belge için başvuruda bulunmadılar. İzin belgesi iptal edilebilir bir şeydi; oysa onlar Krallık mesajını duyurmaları yönünde İsa’nın verdiği emre hiçbir hükümetin karışma yetkisi olmadığına inanıyorlardı (Mar. 13:10). Sonuç olarak Krallık müjdecilerinden yüzlercesi tutuklandı. Bunun üzerine teşkilata önderlik edenler yargı yolunu denemeyi planladılar. Onlar, Şahitlerin dinlerini özgürce uygulama hakkına kısıtlamalar getirilmesinin yasalara aykırı olduğunu kanıtlama umudundaydılar. Sonunda 1938’de yaşanan bir olay, dönüm noktası sayılan bir davaya yol açtı. Bu olay neydi?

6, 7. Cantwell ailesinin başına ne geldi?

6 Newton Cantwell (60 yaşında), eşi Esther, oğulları Henry, Russell ve Jesse ile birlikte özel öncü olarak hizmet ediyordu. 26 Nisan 1938 Salı günü Connecticut eyaletinin New Haven şehrinde duyuru faaliyetinde bulunmak üzere evden çıktılar. Gün boyu hizmet etmeyi planlamış, akşam eve dönmeme olasılığını da hesaba katarak hazırlanmışlardı. Çünkü daha önce birkaç kez tutuklanmışlardı ve bunun yine başlarına gelebileceğinin farkındaydılar. Ancak bu olasılık Cantwell’ların Krallık mesajını duyurma yönündeki arzusunu azaltmıyordu. İki arabayla New Haven’a geldiler. Newton kendi arabalarını kullanıyordu; araba Kutsal Kitaba dayalı yayınlarla ve portatif fonograflarla doluydu. 22 yaşındaki Henry ise ses donanımlı arabayı kullanıyordu. Gerçekten de bekledikleri gibi birkaç saat içinde polis tarafından durduruldular.

7 Önce 18 yaşındaki Russell tutuklandı, ardından Newton ve Esther’e sıra geldi. 16 yaşındaki Jesse biraz öteden polislerin anne babasını ve ağabeyini götürüşünü izledi. Henry o sırada  şehrin başka bir kısmında hizmetini sürdürüyordu, dolayısıyla genç Jesse tek başına kalmıştı. Yine de fonografını alıp duyuru işine devam etti. İki Katolik adam Jesse’nin kendilerine Rutherford biraderin “Düşmanlar” başlıklı konuşmasını içeren kaydı dinletmesine izin verdi. Fakat konuşmayı dinledikçe öyle öfkelendiler ki Jesse’yi dövmek istediler. Jesse sakin bir şekilde onlardan uzaklaştı, ancak az sonra polis tarafından durduruldu. Böylece o da gözaltına alındı. Polis, Esther hemşireye karşı suçlamada bulunmadı fakat birader ve oğulları için kovuşturma başlattı. Yine de aynı gün kefaletle salıverildiler.

8. Mahkeme Jesse Cantwell’ı neden toplumun huzurunu bozmaktan suçlu buldu?

8 Cantwell ailesi birkaç ay sonra, Eylül 1938’de New Haven’da ilk derece mahkemesine çıkarıldı. Newton, Russell ve Jesse izin belgesi olmaksızın bağış toplamak ve toplumun huzurunu bozmaktan hüküm giydi. Connecticut Yüksek Mahkemesine başvuruldu; dava sonucunda Newton ve Russell toplumun huzurunu bozma suçundan beraat etti ancak Jesse suçlu bulundu. Çünkü ses kaydını dinlettiği iki Katolik adam mahkemede tanıklık etti ve konuşmanın dinlerine hakaret ettiğini, kendilerini kışkırttığını söyledi. Teşkilattaki sorumlu biraderler verilen hükümlere itiraz ederek ülkedeki en üst mahkemeye, ABD Yüksek Mahkemesine başvurdu.

9, 10. (a) ABD Yüksek Mahkemesi Cantwell ailesi davasında nasıl karar verdi? (b) Bu karardan hâlâ nasıl yararlanıyoruz?

 9 29 Mart 1940’ta Mahkeme Başkanı Charles E. Hughes ve sekiz üye hâkim Yehova’nın Şahitlerinin avukatı olan Hayden Covington biraderin savunmasını dinledi. * Connecticut eyaleti savcısı Şahitlerin toplumun huzurunu bozduğunu kanıtlamaya çalışarak iddianamesini sunduğunda hâkimlerden biri şöyle sordu: “İsa Mesih’in duyurduğu mesaj da kendi döneminde hoş karşılanmamıştı, öyle değil mi?” Savcı şu yanıtı verdi: “Evet öyle; üstelik hatırladığım kadarıyla Kutsal Kitapta bu mesajı duyurduğu için İsa’nın başına ne geldiği de anlatılıyor.” Bu sözlerle kendini ele vermişti! Savcı farkında olmadan Şahitleri İsa’yla aynı kefeye, devleti ise ona hüküm verenlerle aynı kefeye koymuştu. Mahkeme 20 Mayıs 1940’ta oy birliğiyle Şahitlerin lehine karar verdi.

Hayden Covington (önde ortada), Glen How (solda) diğer kardeşlerle birlikte hukuksal bir zaferden sonra mahkemeden çıkarken

10 Mahkemenin bu kararı neden önemliydi? Karar, dini özgürce uygulama hakkına daha kapsamlı bir korunma sağladı; böylece artık herhangi bir yerel yönetimin, eyalet yönetiminin ya da federal yönetimin din özgürlüğünü sınırlaması hukuken mümkün değildi. Mahkeme ayrıca Jesse’nin yaptığında “toplumun huzur ve düzenini tehdit eden bir unsur bulunmadığı” sonucuna vardı. Dolayısıyla bu karar Yehova’nın Şahitlerinin toplumun huzurunu bozan kişiler olmadığını açıkça gösterdi. Bu, Tanrı’nın hizmetçileri için gerçekten de kesin bir zaferdi! Bundan hâlâ yararlandığımızı neden söyleyebiliriz? Kendisi de Şahit olan bir avukat şöyle diyor: “Hiçbir haksız kısıtlamayla karşılaşma korkusu olmadan dinimizi özgürce uygulama hakkımız nedeniyle, bugün Şahitler olarak yaşadığımız toplumda ümit veren mesajımızı insanlarla paylaşabiliyoruz.”

Kışkırtıcılar mı Yoksa Hakikati Duyuranlar mı?

Quebec’s Burning Hate for God and Christ and Freedom Is the Shame of All Canada (Québec’in Tanrı’ya, Mesih’e ve Özgürlüğe Olan Yoğun Nefreti Tüm Kanada İçin Bir Utançtır)

11. Kanada’daki kardeşlerimiz hangi kampanyayı başlattı ve neden?

11 Kanada’daki Yehova’nın Şahitleri 1940’larda şiddetli muhalefetle karşılaştılar. O yüzden kardeşlerimiz özgürce tapınma hakkının devlet tarafından nasıl çiğnendiğini ortaya sermek için 16 günlük bir özel faaliyet düzenledi. Bu faaliyette Quebec’s Burning Hate for God and Christ and Freedom Is the Shame of All Canada (Québec’in Tanrı’ya, Mesih’e ve Özgürlüğe Olan Yoğun Nefreti Tüm Kanada İçin Bir Utançtır) başlıklı broşürü dağıttılar. Dört sayfalık bu broşürde Québec eyaletinde din adamlarının kışkırtmasıyla çıkan karışıklıklar, polisin zorba davranışı ve öfkeli kalabalıkların uyguladığı şiddet ayrıntılı bir şekilde anlatıldı. Broşürde şu sözler yer alıyordu: “Yehova’nın Şahitleri yasadışı tutuklamalara maruz kalmaya devam ediyor. Montreal Metropolünde Yehova’nın Şahitlerine karşı 800 kadar suçlama dosyası yığılmış durumda.”

12. (a) Muhalefet edenler broşüre nasıl tepki verdi? (b) Kardeşlerimiz neyle suçlandı? (Dipnota da bakın.)

12 Katolik Kardinal Villeneuve ile sıkı bir işbirliği içinde olan Québec başbakanı Maurice Duplessis Şahitlere karşı  “amansız bir savaş” ilan etti. Kovuşturma sayısı kısa zamanda ikiye katlanarak 800’den 1.600’e çıktı. Öncü bir hemşire “Polis bizi o kadar çok tutukladı ki, artık saymaktan vazgeçtik” diyor. Broşür dağıtırken yakalanan Şahitler “basın yoluyla iftira” ederek kışkırtıcılık yapmakla suçlandılar. *

13. (a) Kışkırtıcılık suçlamasıyla ilk dava kimin aleyhine açıldı? (b) Mahkeme nasıl karar verdi?

13 Kışkırtıcılık suçlaması içeren ilk dava, 1947 yılında Aimé Boucher birader, 18 yaşındaki kızı Gisèle ve 11 yaşındaki kızı Lucille aleyhinde açıldı. Onlar Québec şehrinin güneyindeki tepelik bölgede bulunan çiftliklerine yakın bir yerde “Québec’in Yoğun Nefreti” broşürünü dağıtmışlardı. Ancak asi kışkırtıcılara benzer bir halleri yoktu. Boucher birader, küçük çiftliğini işleten, ara sıra atlı arabasıyla şehre inen, kendi halinde, yumuşak başlı, mütevazı bir adamdı. Buna rağmen o ve ailesi broşürde anlatılan kötü muamelelerden bazılarına maruz kalmıştı. İlk derece mahkemesinin hâkimi Şahitlerden nefret ediyordu; Boucher’ların suçsuz olduklarına dair kanıtlara bakmayı reddetti. Bunun yerine, savcının broşürün düşmanlığı kışkırttığı ve dolayısıyla Boucher’ların suçlu olduğu yönündeki iddiasını kabul etti. Yani aslında hâkimin görüşü şuydu: Doğruyu söylemek suçtur! Aimé ve Gisèle basın yoluyla iftira ederek kışkırtıcılık yapma suçundan hüküm giydiler, küçük Lucille bile iki gün hapishanede kaldı. Kardeşler Kanada’nın en üst yargı organı olan Yüksek Mahkemeye temyiz başvurusu yaptı, mahkeme de davayı kabul etti.

14. Québec’teki kardeşler zulüm karşında ne yaptılar?

14 Bu arada Québec’teki cesur birader ve hemşirelerimiz durmak bilmeyen şiddetli saldırılara rağmen Krallık mesajını duyurmaya devam etti. Çok defa da güzel sonuçlar elde ettiler. Broşür dağıtma faaliyetinin başladığı 1946’dan 4 yıl sonra Québec’te Şahitlerin sayısı 300’den 1.000’e çıkmıştı. *

15, 16. (a) Kanada Yüksek Mahkemesi Boucher ailesi davasında nasıl karar verdi? (b) Bu zafer kardeşleri ve diğer insanları nasıl etkiledi?

15 Dokuz hâkimden oluşan Kanada Yüksek Mahkemesi Kurulu, Haziran 1950’de Aimé Boucher davasına bakmaya başladı. Mahkeme altı ay sonra, 18 Aralık 1950’de bizim lehimize karar verdi. Şahitlerin avukatı Glen How birader, sundukları savunmanın Mahkeme tarafından kabul edildiğini açıkladı. Savunmada, “kışkırtıcılık” suçunun gerçekleşmesi için, başkalarını hükümete karşı şiddet kullanmaya ya da başkaldırmaya teşvik etmek gerektiği belirtildi. Öte yandan broşürde yazılanların “bu yönde hiçbir teşvik içermediği ve böylelikle yasalarca tanınan konuşma özgürlüğü çerçevesinde kaldığı” söylendi. Glen birader sözlerine şunu ekledi: “Yehova’nın nasıl zafer kazandırdığını kendi gözlerimle gördüm.” *

16 Yüksek Mahkemenin kararı gerçekten de Tanrı’nın Krallığı adına ses getiren bir zafer olmuştu. Karar Québec’te Şahitler aleyhindeki, beklemede olan diğer 122 davanın dayanağını, yani ‘iftira atarak kışkırtıcılık yapma’ suçlamasını geçersiz duruma getirdi. Mahkeme kararı aynı zamanda Kanada ve  Uluslar Topluluğundaki diğer tüm ülke vatandaşlarının artık yönetimle ilgili kaygılarını dile getirme özgürlüğüne sahip oldukları anlamına geliyordu. Bu zafer ayrıca Québec Kilisesiyle devletin Yehova’nın Şahitlerinin özgürlüklerine karşı ortaklaşa yürüttüğü saldırıyı etkisiz halde getirdi. *

Seyyar Satıcılar mı Yoksa Tanrı’nın Krallığını Duyuranlar mı?

17. Bazı hükümetler duyuru faaliyetimizi denetlemek amacıyla ne yapmaya çalışıyor?

17 İlk Hıristiyanlar gibi bugün Yehova’ya hizmet edenler de “Tanrı’nın sözünün seyyar satıcılığını yapmıyor” (2. Korintoslular 2:17’yi okuyun). Yine de bazı hükümetler hizmetimizi ticari faaliyetleri düzenleyen kanunların kapsamına sokarak denetlemeye çalışıyor. Şimdi Yehova’nın Şahitlerinin seyyar satıcı mı yoksa vaiz mi olduğu konusunda verilen kararla ilgili iki davaya bakalım.

18, 19. Danimarka’da yetkililer duyuru işini nasıl engellemeye çalıştı?

18 Danimarka. 1 Ekim 1932’de seyyar satıcı izin belgesi olmadan herhangi bir basılı malzemeyi satmayı yasaklayan bir yasa yürürlüğe girdi. Fakat kardeşlerimiz izin belgesi almak için başvurmadılar. Ertesi gün beş müjdeci başkent Kopenhag’ın 30 kilometre batısındaki Roskilde şehrinde gün boyu duyuru işinde çalıştı. Günün sonunda müjdecilerden biri, August Lehmann ortalarda yoktu. İzinsiz satış yaptığı gerekçesiyle tutuklanmıştı.

19 August Lehmann, 19 Aralık 1932’de mahkemeye çıkarıldı. Birader duruşmada insanların kapılarına gidip onlara Kutsal Kitaba dayalı yayınlar sunduğunu kabul etti fakat satıcı olduğunu reddetti. Mahkeme onun ifadesini onayladı. Karar şöyleydi: “Davalı . . . . kendi geçimini sağlayabilecek durumdadır, yaptığı işten herhangi bir ekonomik çıkar elde etmemiş ya da bu yönde bir niyet ortaya koymamıştır, aksine bu faaliyetiyle ilgili masrafını kendi karşılamaktadır.” Mahkeme Şahitlerden yana hüküm vererek Lehmann’ın faaliyetinin “ticari olarak nitelenemeyeceği” kararına vardı. Ancak, Tanrı’nın toplumunun düşmanları tüm ülkede duyuru işini engellemeye kararlıydı (Mezm. 94:20). Savcı temyiz başvurularını sürdürerek sonunda davayı ülkenin Yüksek Mahkemesine taşıdı. Bu durumda kardeşlerimiz ne yaptı?

20. (a) Danimarka Yüksek Mahkemesi nasıl hüküm verdi? (b) Kardeşlerimiz bu karar üzerine ne yaptı?

20 Yüksek Mahkemede duruşmanın yapılacağı hafta, Şahitler Danimarka’nın her yerinde duyuru faaliyetini hızlandırdı. Yüksek Mahkeme 3 Ekim 1933 Salı günü kararını açıkladı. August Lehmann’ın yasaları çiğnemediği yönünde karar veren alt mahkemenin hükmünü onayladı. Bu, Şahitlerin duyuru işini özgürce sürdürebileceği anlamına geliyordu. Kardeşler bu hukuki zaferi veren Yehova’ya minnettarlıklarını göstermek amacıyla duyuru faaliyetini daha da artırdı. O mahkeme kararından bu yana Danimarka’daki kardeşlerimiz  hükümetin müdahalesiyle karşılaşmadan hizmetlerini sürdürebiliyor.

Danimarka’daki cesur Şahitler, 1930’larda

21, 22. Murdock davasında ABD Yüksek Mahkemesinden nasıl bir karar çıktı?

21 Amerika Birleşik Devletleri. 25 Şubat 1940 Pazar günü Robert Murdock, Jr. adlı öncü birader ve diğer yedi Şahit Pennsylvania eyaletinde Pittsburgh yakınlarındaki Jeannette şehrinde duyuru işi yaparken tutuklandı. Kardeşler yayın sunmak üzere izin belgesi almadıkları için suçlu bulundular. Temyiz başvurusu üzerine ABD Yüksek Mahkemesi davayı kabul etti.

22 Yüksek Mahkeme 3 Mayıs 1943’te Şahitler lehine verdiği kararı açıkladı. Mahkeme, izin belgesi alınması talebine itiraz ederek bunun “Federal Anayasanın tanıdığı hakları kullanmak için ücret” talep edilmesi anlamına geldiğini belirtti. Şehir yönetimince konulan bu talebin “basın özgürlüğünü sınırladığı ve dinin özgürce uygulanmasını engellediği” için geçersiz olduğuna karar verdi. Hâkim William O. Douglas, üyelerin çoğunluğunun ortak görüşünü açıklarken Yehova’nın Şahitlerinin faaliyeti için, “Bu iş, ne yalnızca vaizlik işidir ne de yalnızca dini yayınlar dağıtma işidir. Her ikisinin birleşimidir” dedi ve şunu ekledi: “Bu dini faaliyetin kiliselerdeki ibadetler ve kürsüden verilen vaazlar ile . . . . aynı ölçüde saygın bir yeri vardır.”

23. 1943’te kazanılan hukuksal zaferlerin bugün bizim için önemi nedir?

 23 Yüksek Mahkemenin bu kararı Tanrı’nın toplumunun kazandığı hukuksal zaferlerin en önemlilerinden biriydi. Karar bizim gerçek kimliğimizi, seyyar satıcı değil Hıristiyan vaizler olduğumuzu doğruladı. Yehova’nın Şahitleri Yüksek Mahkemedeki 13 davadan 12’sini 1943 yılının o unutulmaz gününde kazandı; bunlar arasında Murdock davası da vardı. Bu kararlar yakın geçmişte muhaliflerimizin Krallık mesajını evden eve duyurma hakkımıza itiraz etmesiyle yeniden açılan davalar için de emsal oluşturarak etkili oldu.

“Biz İnsanlardan Önce Tanrı’ya İtaat Etmeliyiz”

24. Bir hükümet duyuru işimizi yasaklarsa nasıl davranırız?

24 Yehova’nın hizmetçileri olarak, hükümetler bize Krallık mesajını özgürce duyurma hakkı tanırsa bunu çok takdir ederiz. Ancak bir hükümet duyuru işimizi yasaklarsa, kullandığımız yöntemleri değiştirip mümkün olan yollarla faaliyetimizi sürdürürüz. Elçiler gibi biz de “insanlardan önce Tanrı’ya itaat etmeliyiz” (Elçi. 5:29; Mat. 28:19, 20). Aynı zamanda mahkemelere başvurarak faaliyetimize konan yasakları kaldırmaya çalışırız. Bununla ilgili iki örneğe bakalım.

25, 26. (a) Nikaragua’da hangi olaylar Yüksek Mahkemede bir dava açılmasına yol açtı? (b) Sonuç ne oldu?

25 Nikaragua. 19 Kasım 1952’de ülkede görevli vaiz ve büro gözetmeni olarak hizmet eden Donovan Munsterman başkent Managua’daki Göçmen Dairesine geldi. Daire başkanı olan Başkomiser Arnoldo García’nın önüne çıkması istenmişti. Başkomiser, Donovan biradere Nikaragua’daki tüm Yehova’nın Şahitlerinin “inançlarını duyurmalarının ve dini faaliyetlerini sürdürmelerinin yasaklandığını” söyledi. Yasağın nedeni sorulduğunda Başkomiser García, Şahitlerin hizmetlerini sürdürmek için bakanlıktan izin almadıklarını ve komünist olmakla suçlandıklarını açıkladı. Acaba bu suçlamayı yapan kimdi? Katolik Kilisesinin din adamları.

Yasak sırasında Nikaragua’daki kardeşler

 26 Donovan birader hemen Din İşleri Bakanına ve Devlet Başkanı Anastasio Somoza García’ya başvurduysa da hiçbir sonuç alamadı. Bunun üzerine kardeşler hizmette kullandıkları yöntemleri değiştirdiler. İbadet Salonlarını kapatarak küçük gruplar halinde toplanmaya başladılar; Krallık mesajını duyurmaya devam etmekle birlikte artık sokakta şahitlik etmiyorlardı. O sırada yasağı kaldıran bir mahkeme emri çıkarması için Nikaragua Yüksek Mahkemesine dilekçe verdiler. Gazeteler yasağa ve dilekçenin içeriğine geniş yer verdi ve Yüksek Mahkeme davayı kabul etti. Sonuç neydi? 19 Haziran 1953’te Yüksek Mahkeme oy birliğiyle Şahitlerin lehinde bir karar çıkardı. Mahkeme yasağın anayasayla güvence altına alınan, ifade ve vicdan özgürlüğünü ve inancı uygulama hakkını çiğnediğine karar verdi. Aynı zamanda Nikaragua hükümetiyle Şahitler arasındaki ilişkilerin düzeltilmesi gerektiği belirtildi.

27. (a) Nikaragualılar Mahkemenin kararına neden şaşırdılar? (b) Kardeşler bu zaferi neye borçlu olduklarından emindiler?

27 Nikaragualılar Yüksek Mahkemenin Şahitlerin lehine karar vermesine şaşırdılar. O zamana dek din adamlarının etkisi o kadar güçlüydü ki Mahkeme genellikle onlarla ters düşmekten kaçınırdı. Ayrıca hükümet yetkililerinin elinde öyle büyük bir güç vardı ki, Mahkemenin onların kararına zıt bir karar çıkardığı pek ender görülmüştü. Kardeşlerimiz bu zaferi Krallarının kendilerini korumasına ve duyuru işine devam etmelerine borçlu olduklarından emindiler (Elçi. 1:8).

28, 29. Zaire’de 1980’lerin ortalarında hangi beklenmedik gelişme oldu?

28 Zaire. Şimdi Kongo Demokratik Cumhuriyeti olarak bilinen Zaire’de 1980’lerin ortalarında yaklaşık 35.000 Şahit vardı. Ülkede Krallıkla ilgili faaliyetin sürekli artması nedeniyle yeni büro binaları inşa edilmeye başlanmıştı. Aralık 1985’te başkent Kinşasa’da bir uluslararası ibadet düzenlendi; stadyum çeşitli ülkelerden 32.000 delegeyle doldu. Ancak bir süre sonra Yehova’nın hizmetçileri için durum değişmeye başladı. Acaba neler oldu?

29 O sıralar Zaire’de hizmet eden görevli vaiz Marcel Filteau, daha önce Kanada’da Duplessis yönetimi sırasında yapılan zulmü yaşamış bir biraderdi. Zaire’de olanları şöyle anlatıyor: “12 Mart 1986’da sorumlu biraderlerin eline bir mektup verildi; mektupta Zaire’deki Yehova’nın Şahitlerinin derneğinin yasadışı olduğu bildiriliyordu.” Yasak, Devlet Başkanı Mobutu Sese Seko’nun imzasını taşıyordu.

30. Temsil Heyeti hangi konuda karar vermek zorundaydı ve nasıl karar verdi?

30 Ertesi gün ulusal radyodan şu duyuru yapıldı: “Bir daha [Zaire’de] Yehova’nın Şahitleri hakkında tek kelime duymayacağız.” Ardından zulüm patlak verdi. İbadet Salonları yıkıldı, Şahitleri hedef alan soygunlar yapıldı, kardeşler tutuklandılar, hapsedildiler ve dövüldüler. Çocuk yaştaki Şahitler bile hapse atıldı. 12 Ekim 1988’de hükümet teşkilatın malvarlığına el koydu ve ordunun bir kanadı olan Sivil  Muhafızlar Büro binalarını işgal etti. Sorumlu biraderler Başkan Mobutu’ya yazılı bir başvuruda bulundu ancak cevap alamadı. O noktada Temsil Heyeti şu ciddi kararla karşı karşıyaydı: “Yüksek Mahkemeye başvuralım mı yoksa bekleyelim mi?” Temsil Heyetinin o zamanki koordinatörü olan Timothy Holmes adlı görevli vaiz şöyle anlatıyor: “Yehova’dan hikmet ve yönlendirme istedik.” Heyet, dua edip dikkatle düşündükten sonra hukuki bir girişimde bulunmak için vaktin henüz gelmediği sonucuna vardı. Bunun yerine dikkatini kardeşlerinin ihtiyaçlarına ve duyuru işini sürdürmenin yollarını aramaya verdi.

“Bu hukuksal süreç boyunca Yehova’nın olayların akışını nasıl değiştirebildiğini gördük”

31, 32. (a) Zaire Yüksek Adalet Mahkemesi hangi dikkate değer kararı verdi? (b) Bu karar kardeşleri nasıl etkiledi?

31 Yıllar geçti. Ülkede Şahitlerin üzerindeki baskı azaldı ve insan haklarına saygı arttı. Temsil Heyeti yasağa itiraz etmek üzere Zaire Yüksek Adalet Mahkemesine başvurma zamanının geldiğine karar verdi. İlginç olarak, Yüksek Mahkeme davaya bakmayı kabul etti. Sonra, 8 Ocak 1993’te, yani Devlet Başkanının yasaklama emrinden yaklaşık yedi yıl sonra, Mahkeme Şahitlere yapılan muamelenin yasalara aykırı olduğuna hükmetti ve yasak kalktı. Bu kararın ne büyük bir adım olduğunu düşünün! Hâkimler kendi hayatlarını tehlikeye atarak Devlet Başkanının kararını geçersiz saymışlardı! Timothy birader şöyle diyor: “Bu hukuksal süreç boyunca Yehova’nın olayların akışını nasıl değiştirebildiğini gördük” (Dan. 2:21). Bu zafer kardeşlerimizin imanını güçlendirdi. Onlar Kralları İsa’nın, ne zaman ve nasıl harekete geçecekleri konusunda takipçilerini yönlendirdiğini biliyorlardı.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki Şahitler Yehova’ya tapınmak üzere özgürlüğe kavuştukları için seviniyorlar

32 Yasağın kalkmasıyla Büronun ülke dışından görevli vaizler davet etmesine, yeni Büro binaları inşa etmesine ve Kutsal  Kitaba dayalı yayınlar ithal etmesine izin verildi. * Yehova’nın, toplumunu ruhi açıdan nasıl koruduğunu görmek O’nun dünya çapındaki hizmetçileri için gerçekten büyük bir sevinçtir! (İşa. 52:10).

“Bana Yardım Eden Yehova’dır”

33. Kısaca gözden geçirdiğimiz birkaç davadan ne öğreniyoruz?

33 Burada gözden geçirdiğimiz hukuksal mücadeleler İsa’nın şu sözünü tuttuğunu kanıtlıyor: “Size öyle bir dil ve hikmet vereceğim ki, bütün muhalifleriniz bir araya gelse size karşı koyamayacak ve itiraz edemeyecek” (Luka 21:12-15’i okuyun). Yehova bazen toplumunu korumak için çağdaş Gamalieller çıkardı ya da adaleti savunmaları için cesur hâkimleri ve avukatları yönlendirdi. Yehova muhaliflerin silahlarını işlemez hale getirdi (İşaya 54:17’yi okuyun). Muhalefet Tanrı’nın işini durduramaz.

34. (a) Hukuki zaferlerimiz neden o kadar dikkate değer? (b) Bu zaferler neyin kanıtıdır? (“ Duyuru İşinin İlerlemesini Sağlayan Önemli Yüksek Mahkeme Kararları” başlıklı çerçeveye de bakın.)

34 Kazandığımız hukuksal zaferler neden bu kadar dikkate değer? Şu noktaları düşünürsek bunu anlayabiliriz: Yehova’nın Şahitleri toplumda önde gelen ya da sözü geçen kişiler değildir. Oy kullanmıyor, siyasi kampanyaları desteklemiyor ya da lobicilik yapmıyoruz. Üstelik Yüksek Mahkemelere çıkan kardeşlerimiz genelde “eğitimsiz, sıradan insanlar” olarak görülen kişilerdir (Elçi. 4:13). Dolayısıyla, insani görüş açısından, mahkemelerin güçlü dini ve siyasi muhaliflerimizi karşısına alacak hükümler vermesi ve bize yardım etmesi için bir neden yoktur. Yine de mahkemeler defalarca lehimize karar verdi! Hukuki zaferlerimiz Tanrı’nın “gözü önünde ve Mesih’le birlik içinde” yürüdüğümüzün kanıtıdır (2. Kor. 2:17). Dolayısıyla, elçi Pavlus’un şu sözlerine katılıyoruz: “Bana yardım eden Yehova’dır, ben korkmam” (İbr. 13:6).

^ p. 9 Cantwell–Connecticut Eyaleti davası Hayden Covington biraderin ABD Yüksek Mahkemesi önünde kardeşleri savunduğu 43 davanın ilkiydi. O 1978’de öldü. Eşi Dorothy de 2015 yılında 92 yaşında ölene dek sadakatle hizmet etti.

^ p. 12 Bu suçlama 1606’da yürürlüğe giren bir yasaya dayanmaktaydı. Yasaya göre, kişinin söyledikleri doğru bile olsa düşmanlığı körüklüyorsa jüri onu suçlu bulabilirdi.

^ p. 14 1950’de Québec’te 164 kardeş tamgün hizmet ediyordu; bunların içinde şiddetli zulme rağmen oraya gitmeyi seve seve kabul eden 63 Gilead mezunu vardı.

^ p. 15 W. Glen How birader 1943’ten 2003’e kadar Kanada’da ve başka ülkelerde yüzlerce hukuksal mücadelede Yehova’nın Şahitlerini ustalıkla savunmuş cesur bir avukattı.

^ p. 16 Dava hakkında daha fazla ayrıntı için Haziran 2000 tarihli Uyanış! dergisinin 18-24. sayfalarındaki “Cenk Sizin Değil, Tanrı’nındır” başlıklı makaleye bakın.

^ p. 32 Sivil Muhafızlar zamanla Büro binalarını terk etti, ancak yeni Büro binaları başka yerde inşa edildi.